7 Eylül 2018 Cuma

TÜRKİYE'DE YOUTUBE


'Girsek çok iyi para yaparız', 'bir kamera sosyal medyada hesaplar ve bir bilgisayar her şey tamam!' gibi girişim üzerine cümleler duyuyorsanız büyük ihtimal konu Youtube üzerine dönüyordur. Ne oluyor bu Youtube'da? diye çıktım gökyüzüne izledim biraz alemi. Bu platformun olayı diğer sosyal medya mecralarından biraz farklı. Yani paylaştığınız içerik tamamen sizin orijinal içeriğinizi içermeli. O kadar kullanıcı arasından seçilip izlenilmek istiyorsanız biraz farklı bir şeyler koymanız gerekiyor ortaya. Tabi bunu yaparken izleyenleri canını sıkmak yok. Öyle sakin sakin tarih anlatır gibi videolar değil. Ayrıca uzun videolar da değil. Kısa ve öz olmanız bir önemli bir husus. Sonrasında içerik bulma konusunda atış serbest! Content Producer çok havalı bir başlık ama saçmalamanın serbest olduğu bir alan. Bana kalırsa bu başlığın sağladığı prestij içerdiği olayların sağladığı prestijin epey önünde sayılır. Kısaca Youtube oluşumundan bahsettik. Peki ülkemizde youtube platformu nasıl değerlendiriliyor?

Youtube sayesinde gerçekten hepimiz sesli ve görüntülü bir bilgi kaynağı elde ettik; burası bir deniz gibi ama Türkiye'de yaşıyoruz kabul edin denizlerimiz ne kadar güzel olsa da içinde kir de barındırıyor. O yüzden bu denizde de bazı kirlilikler mevcut. Tıklama tuzakları, yalan dolan işlerin anlatıldığı, bilgilerin çarpıtıldığı; hatta kimine göre bazı algı operasyonlarının çevrildiği ve tabii ki uygunsuz videoların bulunduğu bir alan burası ve erişim tüm yaş gruplarına serbest. Bu bir özgürlük çağrışması yapsa da tehlikeli boyutları bulunan bir özgürlük gibi geliyor. Her türlü tartışma ve eleştiriye açığım, buyurunuz. 

Milyonlarca takipçiye sahip fenomenlerin yaş aralığı gençleri ağırlıkla kapsayan izleyicilerine karşı sundukları yaratıcı video formatları gözler önüne her gün seriliyor. 'Bu işin bir mantığı teması konsepti var kardeşim ben bunlara uyarım, izleyicilerime de her gün bir şeyler katarım, bir şeyler öğretirim!' diyen ve bunu uygulayan fenomenler baş üstüne; fakat yine büyük kitlelere ulaşıp da sonrasında yurt dışındaki yabancı fenomenlere ait konseptleri burada da bir taraflarından eğip büküp uygulamak ne yazık ki içerik üretmekten çok içerik toplamaya benziyor. Aynı zamanda uygulanan bu konsept sözü geçen fenomenleri izleyicilerine olumsuz karakterler olarak gösteriyor. Sanırım hiçbiri bunun farkında değil. Eğip bükme kısmını o kadar yanlış şekilde gerçekleştiriyorlar ki bazen ben bile izlerken 'ne yapıyor bunlar ya ben böyle davranabilecek birini mi takip ediyor muşum?' diyorum kendi kendime.

Bir örnekle açıklamam gerekirse Amerikalı ünlü youtuber Logan Paul ve İngiltereli ünlü youtuber KSI arasında geçtiğimiz günlerde çok bir organizasyon ile boks müsabakası düzenlendi. Bunun belli bir atışma-çekişme dönemi de vardı iki tarafta sürekli yayınlar yapıyor ve birbirlerine laf atıyorlardı. Bu sayede iki taraf birbirleri üzerinden prim yapma şansı da buldu. Buna gerek var mıydı? Hayır. Çünkü iki youtuber da belli bir popülarite seviyesinde hal-i hazırda bulunuyordu. Fakat olayın bir pr projesine çevirilmesi gerekiyordu ve büyük paraların kazanılması ayrıca dünya çapında ses getirme şansı yakalanması hedefleniyordu. Her neyse, organizasyon düzenlendi. Müsabaka da her ne hikmetse iki tarafta birbiri üzerinde bir üstünlük sağlayamadı. Pata! Bu beraberlik üzerine İngiltere'de düzenlenen müsabakanın rövanş maçının Amerika'da düzenlenmesine karar verildi. Bunlar basit planlar fakat daha önceden bu tür bir olaya hiçbirimiz şahit olmadığımız için özgün bir fikir olarak youtube tarihinde yerini aldı bile.

Gelelim bu organizasyonun ülkemizdeki yansımalarına...

Ülke olarak genç bir youtuber ekibimiz var. Hepsi ayrı konularda ün yapmış farklı temalarda içerik hazırlamaya çalışan gençler. Fakat yurt dışında gerçekleştirilen az önce bahsettiğimiz boks müsabakasından sonra Türk youtuberların da sosyal medya hesaplarından birbirlerine sataşmaları, birbirleriyle dövüşme isteklerini milyonlarca takipçinin gözleri önünde dile getirmelerine şahit oluyoruz. Tabii ki bu fenomenler aralarında bir toplantı yaparak nasıl bir akım çıkaracakları konusunda bir karara varmaya çalışıyorlar ama benim gözlemlediğim kadarıyla olay liselilerin okul çıkışı kavgalarında söyledikleri sözlerden öteye geçmiyor.

Öncelikle olayın bir spor müsabakası olduğu izlenimi verilmeli diye düşünüyorum. Bu videoları izleyen youtube'da veya sosyal medyada binlerce genç arkadaşımız var onların önüne bu türden şiddet gerilim içeren videoları koymak ne kadar mantıklı bilemiyorum. Olur ya, başka yerde yapılan bir konsepti ülkemize uyarlamak isteyebilirler. Ancak şöyle bir durum var ki bunu öncelikle izleyenlere zarar vermeyecek şekilde nasıl yaparız biz bu işi? diye biraz daha düşünmeleri lazım. Yoksa olay okul çıkışında kavgaya hazırlanan gençleri sosyal medyadan izlemekten başka bir yere gidemez.

Peki nasıl gelişir?

Youtube faydalı kullanılmak istenildiği sürece fayda sağlayacak bir araç. Bu yüzden eğitim veren, bilgi akışı sağlayan ya da belgesel sunan türlerden içeriklerin artması ve şekillendirilmesi lazım. Kimse sizin biriyle yapacağınız kavgayı izlemek istemiyor. Ne izleyiciler bahisçi ne de siz dövüşçü bir horozsunuz. Ben olsam bu konuyu müfredata bile taşırdım. Bu bağlamda gençlerin eğitim alabileceği bir yüksek okul programı hazırlayıp genç kuşakların bu konuda kendilerini nasıl geliştirebileceğine ışık tutardım. Bu sayede alakasız bir bölümde istemeden okuyup da youtuber olmaya çalışmalarına izin vermezdim, zamanlarından çalmazdım. 'Yeni medya diye bir bölüm var zaten' diyen olursa da orada youtube eğitimi verilmediğini bildirmek isterim. Gençlerin yeni içerik oluşturmak için nasıl düşünmeleri gerektiğinden tutun da nasıl küçük resim hazırlanır'a kadar detayları içeren bir eğitimle gençleri hayata kazandırmak, istemedikleri bölümleri okuyup da zorla yaptıkları işlerden sıkılıp ilerde mutsuz olmak ve bu şekilde büyüyüp giden mutsuz bir toplum yapısına zemin hazırlamak oldukça anlamsız olurdu.

Kaldı ki yapılan araştırmalar ileri zamanda youtube'un facebook, twitter gibi sosyal medya platformlarının önüne geçeceği öngörülmekte. Böyle bir verimli toprakta ülke olarak fayda sağlamamız oldukça mantıklı olurdu, değil mi?

4 Haziran 2018 Pazartesi

YENİ BAŞKAN ALİ KOÇ!



Selamlar millet. Bugünkü konumuz gündemden. Fenerbahçe Spor Kulübü'nün başkanlık seçimlerinde sonuç sonunda belli oldu. Ali Koç. Öncelikle yeni başkanı tebrik ediyoruz. Ben bir Galatasaraylı olarak sonucun hem Fenerbahçe için hem de Türk futbolunun gelişimi için büyük bir adım olduğunu düşünüyorum. 


Birincisi futbol takımı olarak Fenerbahçe'nin böyle bir değişikliğe ihtiyacı olduğu çok belliydi. İstatistikler ortada. Takıma yeni bir soluk getirecek isim yeni başkan Ali Koç'tan başkası olamazdı. Gerek dünya görüşü, gerek dinamik profili, gerek spora olan büyük ilgisi (bilgi birikimini dememize gerek yok sanırım) onu bu görev için biçilmiş kaftan haline getiriyor. 


Bu adımda beni biraz rahatsız eden bir konu var. Bu seçim döneminde eski başkan Aziz Yıldırım gereken saygıyı görmedi. Evet, Aziz başkan son dönemlerde başarısız bir grafik çizdi. Fakat şu da unutulmamalıdır ki Aziz başkan 20 yıldır bu takım için büyük emekler veren bir isim. Seçim öncesi yaptığı konuşmalarda yuhalanması, sözünün yersiz tezahüratlarla kesilmesi gibi olaylar bunca yıldır takımı için her şeyden önce sadakatini ortaya koyan bir adama veda ederken bahşedilecek doğru bir uğurlanma şekli değildi. Her şeyi geçtim Aziz Yıldırım yaşı itibariyle saygı görmesi gösterilmesi gereken birisi. Kendisinden belki 30 yaş küçük kişilerin gelip orada ıslık çalması vb. olayların yaşanması etik bir durum değil, ahlaka karşı.

Her neyse yeni başkan Ali Koç'a bundan sonraki görevinde başarılar diliyoruz. Taraftarın beklentileri çok yüksek umarım bu görevin hakkından başarılı bir şekilde gelir. Asıl zorlu süreç Ali Koç için şimdi başlıyor. Neler yapacağını zaman gösterecek. 

Yazının başında yeni başkan seçiminin Türk futbolunun gelişimi için de  büyük bir adım olduğundan bahsetmiştik. Çünkü kemikleşen bir kadro, takımın eksiklerini yahut sporun gelişim noktalarını kaçırabiliyor. Bu sadece bu durum için değil hayatın her noktasında geçerli bir durum. Bu yüzden yeni yüzlerin, genç yeteneklerin yönetim seviyesinde boy göstermesi genel bakış açısının değişimi ve çeşitlenmesi için önemli bir durum. Türk sporunun daha iyi noktalara geleceğini umarak yazımı tamamlıyorum. Sevgiler.

1 Haziran 2018 Cuma

SOSYAL MEDYANIN ETKİLERİ ÜZERİNE



Hola! Bu aralar kafayı biraz İspanyolca ile bozdum diyebilirim. Ton olarak çok güzel bir dil olarak görüyorum. Umarım öğrenirim. Bakalım. Her neyse tekrardan selamlar millet.

Herkesin dilinde bir sosyal medyadır tutturmuş gidiyor. Peki gerçekten sosyal mi bu medya? Bu soruyu kendime sorduğum an aynı zamanda bu yazıyı yazmaya karar verdiğim andı. Aslında bu konu ile ilgili olarak önceden de bir şeyler karalamıştım. Ama odak noktası biraz farklıydı ve üstünkörü bir üzerinden geçmiştik. Bu sefer ise olaya daha derin taraftan ele almayı deneyeceğiz. Hadi hayırlısı.

Sosyal medyanın etkileri üzerine genel görüş kısaca insanların sosyal medya bağımlıları olduğu idi. Yani medya sosyalleşirken insanların asosyal varlıklara dönüştüğü idi. Artık bu durum o kadar benimsendi ki insanlar sosyal medyanın etkilerini kendinde görmekten vazgeçti. Bu da yetmedi önceden Y kuşağına sosyal medyada fazla zaman geçirdiği için sürekli sitem halinde bulunan X kuşağı da işin içine girdi. Göz göre onların bu bağımlılığı edinmelerine seyirci olduk. Z kuşağı zaten bu işin içinde büyüyorlar.


Facebook'un geçtiğimiz günlerde yaşadığı gizlilik politikasıyla ilgili davası henüz sürerken olayın facebook'u bitirmesi bekleniyordu. Fakat yok. İnsanlar burada kalmayı tercih etti. Yani 'hadi bu seferlik böyle olsun'denip göz yumuldu. Yani anlaşılan artık facebook hata da yapsa edindiği kanaat notu (belki de aşıladığı bağımlılık seviyesinden kaynaklanıyordur, bilinmez) onu ipten almaya yeterli bir sebep olarak çıktı.

Herkes fütürsüz bir şekilde post yayınlıyor. Çevresindekilerin düşüncelerine, tutumlarına aldırış etmeden istediğini sayıp saydırıyor. Bu durum 'klavye delikanlılığı' kavramını ortaya çıkardı. Amiyane tabir ile pantolon fermuarı açık olan birine bir topluluk içinde nasıl ki fermuarının açık olduğunun söylenmesi birçoğumuz için zorsa bu durum sosyal medyada hiç de öyle değil. Sanırsın herkes Huysuz Virjin gibi ofansif tarzda Cem Yılmaz gibi hazır cevap. Ben bu durumu insanlarımızın topluluk önünde konuşma korkusuna bağlıyorum. İnsanlar nasıl olsa beni orada fiziken görmüyorlar, istediğimi söyleyebilirim! duygusu insanları bu 'delikanlılığa' doğru sürüklemede etkileyici bir oynadı.

Bu konuyla ilgili olarak birkaç kendiyle 'zıtlaşan' farkındalık çalışmaları da yapıldı. En büyük etkiye sahip olanlardan biri de Lipton'un reklamıydı. Bana kalırsa reklam genel mantık olarak başarılı. Yani insanlar tv izlerken 'ne oluyor ya takıldı mı bu? deyip de bir bir iki lakırdı ettiler. Ama benim burada dikkatimi çeken şey reklamın sonunda #konuşalımartık etiketiyle bir sosyal medya muhabbeti döndürüldü. Evet insanlar konuştu reklam bunu insanlara yaptıracak etkiye sahipti. Ama önemli olan bu konuşmalarda geçen kelime sayısının gerçek hayatta mı yoksa hashtag(#) eşliğinde sosyal medyada mı daha fazla olduğu idi. İddiasına varım. Sosyal medya kazanır!

Artık tüketmeye odakladık kendimizi. Okuma oranı yazma oranı sürekli düşerken izlenme oranlarımız sürekli yükselişte. Bana kalırsa 'çoğu kişi' (harbi okurlarım hariç) bu yazıyı sosyal medyada paylaştığımda buralara kadar okumayı da seçmeyebilirler. Çünkü artık üretmediğimiz gibi tüketmenin de haddini kaçırdık. Youtube'da 2 dakika ve üstündeki videoların 2 dakikanın altına videolara göre daha az izlendiği gözleniyor. Sonra bu 7 saniyelik Vine'ları kim buldu? Nasıl geldi yapanın aklına yeaa? vb. sorular... Tek cevap üretmek istiyorlardı ve erken davrandılar.

Sosyal medyanın kısıtlanmasına yönelik olarak henüz dün gördüğüm bir haberde Papua Yeni Gine'de hükümetin Facebook uygulamasını ülke genelinde  aylığına yasakladığı söyleniyordu. Amaç facebook'un ülke halkı üzerinde etkisini çözümlemek. Mantıklı çalışma. Ama bana kalırsa kesin twitter'da instagram'da vs. millet bunun bir diktatörlük eseri olduğunu vs. yayarlar. Çok kolay bir hashtag aç (#) gerisi geliyor zaten...





31 Mayıs 2018 Perşembe

NEREDEN NEREYE GELDİK?



Selam millet, bugün sizlere kaçırdığım gündem konularından biri hakkında bahsedicez. Aslında tam da kaçırmış sayılmayız; çünkü henüz reklamları dönüyor tv'de. Fısıldayan bir ses, dillerde 'reksona kullan!' Kim O? Orhan Gencebay. Daha doğrusu Orhan Baba.

Aslında reklamın başlangıcında Orhan Baba metrobüse bindiğinde halkın şaşırdığı gibi reklamın bütünü de bir o kadar şaşırtıcıydı. Orhan Baba metrobüse biner. İyilik, sevgi, barış üzerine kurulu bir dünyadan bahseder. Tam bunu yaparken Baba 'burunların selameti' diyerek konunun seyrini bi anda değiştirir. Bu adımdan sonra Orhan Baba, odağını terlemiş halde tutacaklardan tutmaya çalışan bir gence çevirerek yaklaşır ve 'Reksona Kullan!' der. Ne oluyosa, bi anda o genç kardeş metrobüste çıplak halde duş alıyo olur(!) ve baba duşunu tamamlayan kardeşe 'reksona' uzatır. Genç ve Baba west side bazında bi selamlaşırlar ve sonrasında pack shut gelir ve Orhan Baba ile bütünleşen bağlamadan bir tıngırdatma duyarız ve son.

Şimdi ben bir ünlünün metrobüse binmesinde öyle inanılmaz şaşırılacak bir olay görmüyorum. Hele ki ekonomik şartların krize yakın derecede zorladığı bir dönemde.
Ayrıca Orhan Baba neden bi anda sevgi aşk kardeşlik olayına giriyor. Onu da çözemedim. Fakat tabi ki güzel mesajlar. O ayrı bir konu. Gelelim şuraya metrobüste birisinin çıplak bir şekilde duş almasının betimlenmesi ne derece doğru tartışılır. Hani duş kısmı evde duş alıyormuş gibi gösterilseydi bence daha mantıklı olurdu. Ne alaka birisinin bunu deneyecek hali mi var demeyin. Plaka numaramıza bi bakın.

İşin sonunda her şey bi kenara; Babanın ceketindeki ay yıldızımızın motifi gözüme çarptı baba ile gencin selamlaşma şekilleri bu motifle ne kadar bağdaşır bilemedim. O selamlaşma üstüne bağlama sesini duymak da baklava üstüne yoğurt gibi oldu. (daha fazla absürd olamazdım.)

Şimdi işin eleştiri kısmı bi tarafa ben aynı zamanda usta sanatçılarımızın ağırlığını kaldıramayacak ürünlerin reklamlarında ürün demeyelim de çekim biçimlerinde diyelim (daha doğru olur) oynamalarını doğru bulmuyorum. Biliyosunuz bundan önce Huysuz Virjin-(Maylo), Kadir İnanır-(Keçi!) gibi sanatçılarımız da vardı belki daha da vardır ama şu an aklıma gelenleri sayıyorum. Reklamda oynayan bu sanatçılarımızın yıllar boyunca dişiyle tırnağıyla kazandığı bir itibarları var. Bu demek değil ki bu reklamlar itibarı bitiriyor. Ne var ki, bu reklamlarla anılmaları kulağa hoş gelmiyor.

Tabii şöyle de bir durum var ki hiç bir büyük sanatçı ihtiyacı olmasa reklamda oynama. Bu durum onların da çeşitli zorluklarla karşı karşıya olduklarını gösteriyor. Bu bakımdan genel olarak ülkenin ekonomik anlamdaki sıkıntılı hali ve eskilerin usta sanatçılarına verilen değerin azalması gibi faktörler göz önünde bulundurulabilir.

Görüşürüz.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

ARADAN GEÇEN SÜREDE NELER YAŞADIM?


Geçtiğimiz yazıda siz çay getirene kadar diğer yazım hazır olur demiştim. Sahura daha da süre var ama çay gelmedi henüz. Yine de merak etmeyin ben yazımı hazırladım bile :)

Blogda yazmadığım süre içerisinde edindiğim kısa süreli tecrübelerden yola çıkarak birkaç anımı sizlerle paylaşacağımdan bahsediyorduk. Evet. Bu süre içinde benim aklıma birkaç fikir geldi ve çıkardığım dersler oldu. Örneğin şirketlerin işe alım stratejileri konusunda... 

Biliyorsunuz ki çalıştığınız herhangi bir şirketten ayrılmak; sonrasında yeni bir iş arayışına girerek kapı kapı dolanmak ve yeri geldiğinde eve eliniz boş dönmek hele ki iş hayatına yeni yeni alışmaya çalışan biriyseniz oldukça zor bir durum. Bunu bizzat yaşama fırsatım olduğu için samimiyetimle söylüyorum. 

Günümüz şartlarında bir işe girerken birçok görüşmelere, mülakatlara, videolu mülakatlara, case studylere, role-playlere, testlere vd. tabi tutuluyoruz. Bu tür ölçüm araçları potansiyel bir çalışanın yeteneklerini ve aynı zamanda kişiliklerini çözümlemek için kullanılıyor. Bu anlamda bu araçları verimli ve etkili görüyorum. Fakat ne var ki şirketlerin, özellikle insan kaynakları yöneticilerinin biraz da iş arayan kişi tarafına geçerek empati kurması gerekiyor. 
Mesela, iş arayan kişinin her aşama için ayrı ayrı görüşmelere gelmesi gerekliliği kişilerde enerji düşüklüğüne yol açabiliyor. Sonuçta insan olgusundan bahsediyoruz. İnsanlar her gün mutlu mutlu gezmiyor. Bir gün çok iyi geçen günü başka bir gün verimsiz geçebiliyor. Kaldı ki bu görüşmelerde iki görüşme arasındaki zaman aralığı bir gün de değil. 1 hafta - 2 hafta gibi sürelerden bahsediyorum. Bu kadar sürede bırakın motivasyonu insan hangi işe başvurduğunu bile unutabilir. :)

Ayrıca, diğer bir konuda. Olumsuz geçen görüşmeler sonrası adayın olumsuz sonuç hakkında bilgilendirilmemesi. Bir adayın görüşmesi olumsuz geçmiş olabilir ama şirket olarak insan kaynakları yöneticilerinin, adaylara görüşmenin olumsuzluğunu, önceden belirtilen süre içerisinde, bildirmeleri gerekir diye düşünüyorum. 

Bunları belirtmemin amacı benden sonra iş arayışına girecek adaylar olur da kolaylık yaşarlar. 

Her neyse ben kaçtım. Bi sonraki yazımda görüşürüz. 
Bu arada facebook sayfamı takip etmeyi unutmayın. :)
Sevgiler.

Facebook sayfamız için linki tıklayın;

Camı Kırık Gözlük






  

29 Mayıs 2018 Salı

TADİLAT DÖNEMİMİZ SONLANDI! HIZLA BAŞLIYORUZ!


Selamlar millet. Yine uzun bir zaman geçti ama yine güzel bir şekilde dönüş yapıyorum. Bu arada sitenin yüzünü vs. değiştim. Bir şeyleri geliştirme yenilemek adına çalışmalar yaptım blogumda. Aradan geçen bu süre zarfını blogun tadilat süreci olarak değerlendirelim. :)

Peki bu süre içerisinde başka neler oldu? Hal bu ya, süreç sadece blog odaklı gitmedi. Bu süre içerisinde birkaç iş görüşmesinde yer aldım. Genç yetenek yarışmasına katıldım. Ama genel olarak iş arama ile geçti desem yanlış olmaz. Tabi bu arada düşünmekte olduğum yeni projelerim de var bunları da hayata geçirmek için kolları sıvamış durumdayım.

Bu yazıyı bir giriş yazısı olarak düşünebilirsiniz. Hani uzaklardan bir misafir gelir de şöyle sağlam sarılırsınız ya, bu yazıyı o sarılma kısmı olarak görelim. Ben de misafiriniz olarak oturup bir soluklanayım. Siz çay getirirken diğer yazımı hazırlamış olacağım zaten.

Şimdilik görüşmek üzere... 


27 Mart 2018 Salı

UBER Mİ SORUN ŞİMDİ?



Selam millet. Bu aralar gündemin zirvesindeki konulardan biri de Uber ve Taksiciler arasındaki anlaşmazlık ve ardı arkası kesilmeyen olaylar döngüsü... Şimdi ülkemizde gözle kolaylıkla görülen bir olay var ki kolay kolay iş bulunmuyor ve bulunan işler de herkese uygun düşmüyor. Bu bir gerçek o yüzden ülke olarak yeniliklerin bir çırpıda benimsenmese de kabul edilmesi gerekiyor. En azından benim düşüncem böyle. 

Uber olayına gelirsek. Taksiciler meşhur. Ekmeklerinin peşindeler. Doğru olan da bu zaten ama Uber de yeni ulaşım kanalı. Benimsemeyebilirsin ama onu kabul etmek zorundasın. Yani birileri sana rakip çıktı diye hemen onları yok etmen gerekmiyor. Düşman olmak da gerekmiyor. Öyle olsa her sektörde birileri ekmek kazanırken diğerleri karalar bağlardı. Ortada ne ticaret kalırdı ne de düzen. Şöyle düşünün bir lokantanız var ve hemen sizin dükkanınızın yanına bir dükkan açılıyor. Onlar piyasada henüz yeniler ve siz işin tecrübelilerindensiniz. Bu durumda yapmanız gereken sürekli onları taciz ederek topluma kötü bir şekilde lanse etmek midir? Yoksa onları da rekabete katarak hizmet ve fiyatı optimal seviyelere çekmek midir?

Bu durum benim kafama takılmıştı. Uber henüz piyasaya yeni yeni giren bir hizmet sunuyor. Ve kalite olarak gerçekten üst seviye hizmete sahip. Ücretinizi uygulama üzerinden henüz araca binmeden görüyorsunuz. Taksiyle aynı ücret seviyesine sahipler. Şimdi bir karşılaştırma yapalım. Saat 3'te 4'teki toplantınız için evden çıktınız. Taksi arıyorsunuz. Hangi taksiyi durdurabilirsiniz? Ben söyleyim; çok şanslı değilseniz hiçbirini... Devir saati olayından dolayı taksiyi boş görseniz de onlar sizi yoksaayarak yollarına devam etmekte. Devirlerini gerçekleştirmekteler. Uber için ise aynı durum söz konusu değil. Başka bir örneğe geçeyim. 5 kişi şehir dışına çıkmak için yola koyuldunuz. Ellerinizde valizler. Taksi bekliyosunuz ve bir tanesi yaklaşıyor. Abi bagajı açar mısın? demeye kalmadan 'Olmaz çok ağırlık var!' tepkisiyle ve ardına bakmadan sizden uzaklaşan bir taksi sahnesiyle karşılaşıyorsunuz. Yapacak bir şey yok. 

Uzun lafın kısası Uber kesinlikle desteklenmeli. Bunun için birinci sebep olarak yeni girişimlerin desteklenmesini ayrıca artırılmış hizmet kalitesinin varlığını gösterebilirim. Taksiciler için diyeceğim bir olay varsa da o bu kadar darp girişimlerine kalkışmamaları olacaktır. Çünkü Uberin sürücüsü de bir insan ve o da sizler gibi ekmek parası kazanmanın peşinde. Bugüne kadar taksiyi de Uberi de çoğu kez kullandım. Evet taksiler bir gerçektir fakat aynı zamanda bir nostaljidir. Şöyle düşünmek gerekirse benim Taksicilerden beklentim kendilerini gelişen zamana göre geliştirmeleri olacaktır. Zamanın da Blackberry Nokia gibi dünya devi markalar nasıl Android, İOS gibi işletim sistemlerine yenik düşerek zamanın gerisinde kaldılarsa bu durum onlar için de ön görülebilir. Umarım böyle bir şey yaşanmaz ve taksicilerden beklenen gelişim belki de değişim gösterilebilir. 

Artık kabadayı mafya ayaklarının sökmediği bir ticaret alanından bahsediyoruz. Teknolojiden yanaysan kazanırsın. Değilsen orasını bilemem. Ama umarım teknolojiden yana olmayı seçersiniz. Ayrıca şunu da belirtmeden geçmeyim. Ufak tefek pr oyunlarına da gerek yok. Usulünde çalış hakkıyla kazan. Çok basit. Umarım dediğim anlaşılmıştır.  

Sevgiyle kalın.